7 Kasım 2016 – Yoga Terapi Hocalık Eğitimi

(Cep telefonumdan yaziyorum, imla hatalarini affedin)

Bugün Cihangir Yoga Banu Cadirci ile Yoga Terapi Hocalık Eğitimi’ne kaydoldum. Cok mutluyum… Umarım keyifle ve kolaylıkla tamamlarım. Umarım, hem kisisel yoga pratigime, hem de yoga egitmenligime cok guzel bir katki saglar.

Günlük kategorisine gönderildi | 7 Kasım 2016 – Yoga Terapi Hocalık Eğitimi için yorumlar kapalı

27 Ekim 2016 – Güncelleme

Yurt dışına yerleşme girişimlerimizde son durum:

En son nerde kalmıştık? Evet, Brexit olduydu, İngiltere’ye başvurumuzu iptal ettiydik. Sonra İrlanda Dublin’de yerleşik Amazon’dan bir pozisyon için eşimle görüşmek istedilerdi. Görüşmeler esnasında Türkiye’de darbe girişimi olduydu, bizim normal koşullarda 10 iş gününde çıkacak vizemiz 30 işgününde çıktıydı ve o esnada pozisyonu başka bir adaya kaptırdıydık. Ardından Amazon, bir başka pozisyon için Osman’ı Dublin’e davet ettiydi. Biz de, bir taşla iki kuş diyerekten valizi, bavulu toplayarak Dublin’e tatile gittiydik. Görüşmeler çok güzel geçmişti, bir haftaya yanıt gelir dedilerdi lakin iki ay kadar ses seda duymayarak artık ümidi kestiydik. Hatta, bu belirsizliklerden sıkılmış, bundan böyle Türkiye’ye, işimize gücümüze konsantre olacağız, hayırlısı buymuş demek, diyerekten, kızın ilkokulunu bulmuş, ön kaydını yaptırmıştık. Evimizin terasını kapatmak için ustalarla el sıkıştık falan filan derkeeeeen… Ya bu Amazon yine bizi aradı ya. Neymiş, görüşmelerde Osman’dan çok etkilenmişler, sadece bir kaç “issue” varmış o nedenle o pozisyon olmamışmış, ama başka bir pozisyon için yine görüşmek isterlermiş…

Bu kez Osman çok isteksiz. Pozisyonu pek tutmadı. Onu heyecanlandıran birşey değilmiş. E ben de 2014’den bu yana peşimizi bırakmayan bu şirketle sonumuz ne olacak, merak içerisindeyim.

Yani, yine bir ümit ışığı belirdi. Bu akşam telefon görüşmeleri var. Bekleyip göreceğiz. Bununla beraber, Dublin tatili öncesindeki gibi depresif, endişeli, korkak bir ruh halinde değilim. Hani eskisi gibi, yangın var, kaçalım, hissinden uzağım. İlginç bir dinginlik, bir memnuniyet, teslimiyet halindeyim. Ülkemizin içinde bulunduğu koşullar sebebiyle bir üst seviyeye geçtim sanırım. Boşuna dememişler, Himalayalar’ın tepesindeki mağaralarda ermek kolay, gel İstanbul’da becer, alnından öpeyim. İşte, öpün yani, sanırım becerdim. Durun şimdi tarif ediyorum, ermiş miyim yoksa başka bir psikolojik rahatsızlık içinde miyim, karar verin.

Şimdi efendim, eskiden sabahları gazeteleri okur, sonra endişelere gark olurdum. Artık, okuyorum ama beni hiç etkilemiyor. Tuhaf bir kaygısızlık halindeyim. İngilizce’de güzel bir kelime var, “numbness” Türkçe’si hissizlik oluyor sanırım. İşte öyle bir hal. Sonra sürekli şükrediyorum. Ailemizdeki herkes sağlıklı, yuvamızda mutluyuz, halimiz vaktimiz yerinde falan diye durmadan şükrediyorum. Dışarda olanları okuyup geçiyorum, içselleştirmiyorum. Sanki onlar öyle akıp gidiyor. Hatta belki de hiç olmuyorlar, ya da oluyorlar ama başka bir gezegende, bizden çok uzaklarda. Mesela, eskiden politikacılara çok sinirlenirdim. Atılan saçma, çağ dışı adımlar beni hem üzer, hem sinirlendirirdi. Aa, şu anda hiç etkilenmiyorum. Sanki bu durumlar kalıcı değil, zaten geçip gidecek, değişecek, duygusundayım. Sanki, benim ve bütünün hayrına gelişecek herşey. N’oluyor ya??? Eskiden bir haber okur sonra haftalarca kendime gelemezdim… Şimdi pembe bulutlar içinde mutlu mesut yaşıyorum. Bu ne şimdi?

Çocukların iyileştirici etkisi var, kesin. Ufaklık dillenmeye başladı, çok güldürüyor beni. İnci ne yapsa, bu taklit ediyor. Evde iki yavru ördek var. Çok gülüyorum hallerine. Şimdilerde kendisine birkaç oyun buldu, pek hoş değil ama çok komik. Mesela gelip benim kafama yumruğu indiriyor, ben ağlıyorum, bu sefer elleriyle yüzümü tutup dudaklarıma yapışıyor, öpmeler koklamalar bir aşk yaşıyoruz. Tamam biliyorum, dudaktan öptürmeyeceğim. İki yaşına gelmeden keseceğim, söz :) Bir de emzirirken hart diye ısırmalar başladı. Buna gülemiyorum pek. İtekleyip yolluyorum kendisini, baya ağlıyor ama sonra yine yapıyor. Taktik olarak bu durumlara tepki vermemek ve unutturmak lazımmış, ama kolaysa siz tepki vermeyin, acının boyutunu anlatamam, o kadar diyeyim… Nerdeyse, hedef 2 yıldan vazgeçip emzirmeyi sonlandıracağım, ramak kaldı.

Bu aralar beni heyecanlandıran bir şey var, ondan da söz edeyim. Yakında Cihangir Yoga’da Banu Çadırcı’nın Yoga Terapi eğitimi başlayacak. Kısmetse ona yazılacağım. Mayıs’a kadar devam edecek. Uzun zamandır istediğim, harika bir ödül olacak kendim için :) Mayıs’ta da Kaz Dağları’nda 4 günlük inziva, bu kez Timur ile gideriz diyorum, bir öncekine de İnci’yi götürdüydüm. Ha bir de, beslenme ile ilgili kapsamlı bir sertifika programı buldum, online, eCornwell üniversitesinden. Bakarsınız ona da yazılırım.

Doğruyu söyleyeyim mi, şu aralar evde çocuklarımla olmaktan muazzam keyif alıyorum. Hiç de kurumsal hayatta 9-6 bir işe dönesim yok. Umarım kısmet olur da böyle yoga, beslenme, sağlıklı yaşam üzerine birşeyler yaparak paramı kazanabilirim. Tabi arzum, akşamları çocuklarımı okuldan kendim alabilmek, haftasonları onlarla olabilmek. Çünkü bu küçük insanların her anına şahit olmak istiyorum, bayılıyorum buna.

İşte bizde durumlar böyle. Bakalım hayat bizi nerelere savuracak…

İngiltere Günlüğü kategorisine gönderildi | 27 Ekim 2016 – Güncelleme için yorumlar kapalı

25 Ağustos 2016 – Brexit – Mrexit

Bu sene hiç umulmadık birşey oldu ve İngiltere “Brexit” dedi. Yani referandumda AB’den çıkma kararı aldı. Durum bu olunca biz de, Ankara Antlaşması ile başlattığımız başvuru sürecimizi askıya aldık.

Şimdi İngiltere’de yabancı statüsünde bulunmak tam anlamıyla bir belirsizlik anlamına geliyor. Bizim gibi iki çocuk ve bir köpekli aile için yüksek risk.

Tam bu esnada, İrlanda’da merkez ofisi bulunan, dünya çapında meşhur büyük bir teknoloji şirketi eşimle görüşmek için temaslarda bulundu. 2014 yılında da aynı şirket bize ulaşmıştı ancak pozisyonu bir başkasına kaptırmıştık. Bu kez işler daha hızlı ve adım adım lehimize ilerlemeye başladı. Şu anda son adımdayız, yüzyüze görüşme istiyorlar. Ancak, araya neler girdi, aman Yarabbim… her türlü beklenmedik olay, gelişme…

Zaten, maşallah Türkiye sürekli ‘Son Dakika’ haberlerin verildiği sıcak bir gündeme sahip şu aralar. Böyle Ortadoğu’nun çukuruna düşmüş gibiyiz, ya da iyi ihtimalle uçurumun başında bir köke tutunmuş beklemekteyiz.

Her neyse, sonuç olarak, vizemiz zamanında yetişmedi. Ve biz ilk işi kaçırdık, o esnada, ikinci bir pozisyon için görüşelim, dediler, arada o da bi şekil kaçtı ve şimdi üçüncü bir pozisyon için adamlardan görüşme tarihi bekliyoruz. Vizemiz geldi, Kasım ortasına kadar vaktimiz var. Ama iki haftadır görüşme tarihi ayarlayamadılar bir türlü. Doğal olarak biz de, herhalde bu pozisyonu da kaçırdık, bu iş olmayacak, hissine kapıldık.

O zaman ne yapsak, acaba yine de İngiltere’ye başvursak mı, sonuçta o kadar ay hazırlandık, avukat parasını ödedik, başvuru için herşey hazır. Ya da, Kanada başvurusu için mi düğmeye bassak. Veyahut da oturduğumuz yerde otursak mı? Ben Türkiye’de kalacaksak da Ege’ye falan gidelim istiyorum. İstanbul hakikaten çekilmez bir şehir oldu, çirkin, pis, kalabalık, pahalı, yorucu.

Bütün bunlar olurken, ben de son derece karamsar ve yorgun hissediyorum kendimi. Timur bir buçuk yaşında. Dünyalar tatlısı bir çocuk. Ama, yardımsız iki çocuk ve bir köpekle uğraşmak beni biraz aşmaya başladı. Oluyor tabi, götürüyorum bir şekilde, fakat sorun şu, layığıyla olabiliyor mu acaba? Mesela Timur çok ufak tefek bir çocuk. Sanırım onu besleyemiyorum. Çocuk hala 9 kiloyu göremedi. 18 aylık yuh :( Bir kere her işe yetişemiyorum, orası kesin. Timur bir saniye bile tek başına kalmak istemiyor, yoksa çılgınlar gibi ağlıyor. Zaten sürekli olarak tehlike peşinde, ona arkamı dönemiyorum. Osman sadece kendisiyle ve işiyle meşgul, evde yer yerinden oynasa da odasından çıkmayı reddediyor. Dora’nın bir zararı yok gibi görünse de, etrafa yaydığı tüy yumakları beni çileden çıkarıyor. Ben kendim için hiçbir şey yapamıyorum. O kadar ki, kaş bıyık, manikür pedikür, saç baş, ağda mağda… Hiçbir şey… Kendi başıma yarım yamalak birşeyler yapmaya çalışıyorum, olduğu kadar. Annem uzaktan dinliyor ve vah vah kızım hepsi geçecek, diyor. Bakıcı tutalım, diyor ailem. Ama bizim aile bütçemiz şu anda buna müsait değil ve ben dışardan bir destekle bu işe girmek istemiyorum. Arkadaşlarım artık çalışma hayatına dönmemi öneriyorlar, ama ben İnci’ye yaptığım gibi, Timur’u da yuvaya kendi ellerimle teslim etmek istiyorum. O yuvaya başlayınca ben de işe başlamayı umuyorum, inşallah. Üstelik bir de her an ülkeden gitmekle kalmak arasında bir belirsizlik bulutu içerisindeyiz. Bir yandan ülke gündemini sıkı sıkı takip ediyorum ve hakikaten o da ayrı bir panik hali yaratıyor içimde. Sonuç olarak, tam 12 yıldır sigara içmiyorum ve son bir haftadır dayanılmaz bir sigara özlemi başladı bende. Sanki aldığım her nefeste sigara dumanını içerime çekiyormuş gibiyim. Ama tabi bu isteğe teslim olamam çünkü ben insan gibi içemiyorum bu mereti. Tümüyle sonun başlangıcı olur bu benim için.

İşte tüm bu sebeplerden ötürü işler biraz netleşsin ve ben de yoluma bakayım, istiyorum. Aslında Türkiye’de kalacağımız kesinleşirse adım adım yapacaklarım belli. Eğer gündem iyice çıldırmazsa, gerçi şu anda da çılgın gayet ama işte ne bileyim böyle evlerimizin çatılarına bombalar falan yağmazsa, diyelim. Yapacaklarım şöyle:

1- Evimizi elden geçireceğim ve terası kapatıp Dora’ya terasta bir yer yapacağım. Bir de orada kahve köşemiz ve sera gibi çiçeklerimiz falan olacak.

2- Kasım’da Banu Çadırcı’nın Yoga Terapi Eğitmenlik Eğitimi’ne katılacağım. (Yoga alanında ömür boyu, böyle minik minik adımlarla da olsa, yürümeye devam etmek istiyorum.)

3- 2017 yaz döneminde Burgazada’da sezonluk bahçeli bir yer tutmamıza çalışacağım. Osman da oradan çalışmasına ara vermeden tatil yapmış olur hem, İnci de adanın su sporları klübünde yaz boyu yüzmeye gider, süper olur.

4- 2017 Eylül ayında Timur’u yuvaya yazdırıp ben de iş bakacağım. Biraz birikmişim var. Gerekirse gönüllü olarak çalışmayı teklif edeceğim, aklımda bir iki yer var.

Ha, ama eğer bu ülkeden gideceksek, işte o zaman da sıfırdan yeni bir macera… O konuda plan mlan yapamıyorum, bekle ve gör olacak biraz.

Kısacası, son derece akıştayım gördüğünüz gibi, her zaman olduğu gibi yine anı yaşıyorum, kesinlikle geleceğe gitmiyor zihnim, endişelere falan gark olmuyorum, haşa… Yani, bir insan yedisinde neyse, yetmişinde de o anacım. Ömrü hayatımda anda kalamadım, hep bir yıl önden gidiyorum. Maşallah bana :)


 

İngiltere Günlüğü kategorisine gönderildi | 25 Ağustos 2016 – Brexit – Mrexit için yorumlar kapalı

22 Ekim 2015 – Ruhsal Dalgalanmalar

Timur nerdeyse sekiz aylık oldu, şu sıralar emeklemeyi çözmüş bir bebek olarak tay tay ile meşgul. Tek amacı, emekleyip, tutunarak ayağa kalkabileceği bir yere ulaşmak ve tay tay durmak.

İnci’m okuluna devam ediyor. Okulda yemek pişiren Fatma Hanım’ın 19 yaşındaki oğlunda, testiste tümor bulmuşlardı, habis çıkmış :( Çocuğun mu var, derdin var. Dora’nın da sağ ön ayak ile gövdenin birleştiği omuz bölümünde bir kitle farkettik bugün, baya yumurta büyüklüğünde bir şey. Offf, yarın veterinere göstericem.

Boşlukta yüzdüğüm bir dönemdeyim. Timur ile meşgulüm, yine gelecekte yaşıyorum. İngiltere’de ne iş tutacağım bakalım, hiç bir fikrim yok. Biraz yorgun, endişeli ve karamsar buluyorum kendimi.

Annemi de aynı böyle tarif edebilirim. Acaba ona mı benzemeye başladım? Yaşam enerjisi çekilmiş bir kadın mı oluyorum yavaş yavaş? İki sigara arasında geçen zamana katlanmaya çalışır gibi, bezgin ve hep yorgun bir kadın oldu annem. Çok üzülüyorum buna. Ben de mi onun yolundan gidiyorum? İş hayatına dönebilecek miyim? Dönersem mutlu olabilecek miyim? Yoga ile yol alamayacağıma çok erken mi hükmettim?

Cevapsız sorularla dolu, endişelere teslim bir ruh hali içindeyim, umarım  en kısa zamanda titreyerek kendime gelebilirim.

Dün gece İnci uyandı, onu tuvalete götürdüm, aynadan yansıyan görüntüme takıldı gözüm, tıpkı annem! Bezgin, yorgun bir kadın :( N’olcak böyle?

Gelecekte yaşamayı bırakmalı, ana odaklanmalı ve hipoglisemiyi daha iyi yönetmeliyim.

İngiltere işinde son durum: para biriktirmeye devam… 25bin pound’u bulunca başvuruda bulunacağız. Ben her gün Bromley, Reading, Pinner vb. arkadaşların yaşadığı bölgelerden ev bakıyorum, okul bakıyorum… Evet, ne demiştim, ana odaklanmalıyım, çok zor be!

İngiltere Günlüğü kategorisine gönderildi | 22 Ekim 2015 – Ruhsal Dalgalanmalar için yorumlar kapalı

26 Eylül 2015 – Eşeğin Aklına Karpuz Kabuğu Düşerse

Aklımıza düştü bir kere, Türkiye’den çıkıyoruz. Oysa ki, çok değil, birkaç yıl öncesine kadar aklımızın ucundan bile geçmezdi böyle birşey. Türkiye’de 2013 yılında yaşanan meşhur Gezi Parkı Protestoları ile yıllardır gözlerimizin önünde duran kalın, ağır siyah perde aralandı, şapka düştü, kel göründü. Bu olaylarda en çok da Medya’nın gerçek yüzü apaçık önümüze serildi. Kendimizi kandırılmış, aldatılmış, uyutulmuş bulduk, bir gecede.

Üstüne, 2015 yılında kapı komşumuz Suriye’de yaşananlar tuz biber ekti. Saçma sapan, düzmece bir savaşta çocuklar öldü, öldü, öldü.

Ülkemizde yeniden hortlayan terör, son on yılda hızla tırmanan kadına şiddet, çocuklarımızı özel okula mahkum eden eğitim sistemi, çılgın rakamlara ulaşan özel okul fiyatları… Daha sayacak çok şey var lakin, uzatmayalım, bizim gitme kararımız bu eksende güçlendi. Çocuklarımızı çağdaş, güvenli bir ortamda yetiştirmek istedik.

Epey düşündük, İngilizce konuşulan ülkeleri araştırdık. Amerika, İngiltere ve Kanada arasında gidip geldik. Birkaç sebepten İngiltere’de karar kıldık. Sebeplerin başında, Ankara Antlaşması’nın sağladığı avantaj ve elbette Türkiye’ye, burada bıraktığımız sevdiklerimize yakınlık vardı.

Kızımız 3.5 yaşında, oğlumuz 7 aylık. İnci’miz ilkokul çağına gelmeden Londra’ya yerleşmeyi umuyoruz. Şu anda işlerimizi ayarlamakla meşgulüz. Para biriktiriyoruz. Gerekli birikimi bir yıl içinde tamamlayarak başvuruda bulunacağız. Hayırlısıysa olsun.

Ülkeni bırakıp gitmek kolay bir karar değil. Gerçekten değil. Pembe hayaller içinde değiliz. Orada birçok farklı problemin bizi bekliyor olacağını biliyoruz. Konfor alanımızdan çıkıyoruz. Ancak her şeye rağmen denemeye değer buluyoruz.

Fingers crossed!

İngiltere Günlüğü kategorisine gönderildi | 26 Eylül 2015 – Eşeğin Aklına Karpuz Kabuğu Düşerse için yorumlar kapalı

16 Eylül 2015 – Eylül’le Gelen

Timur 6.5 aylık. Dün dişi patladı. Onbeş gün evvel bizi korkuttu ufaklık. Rutin check-up’ta, ultrasonda, karaciğerinde bir kitle gördüler. MR istediler ama biz genel anesteziden çekindik. Kanda AFP baktılar (tümör taramasıymış) ve değer gayet iyi geldi. Ama tabi karaciğerde bir kitle var, ne olduğu belirsiz. Tamamen beyaz renkte olsa önemsizmiş ama bu yer yer siyah. Biz bunu kan testleri ve ultrasonlarla takip edeceğiz bir süre, duruma göre MR baktıracağız. Umarım temiz çıkacak.

Böyle kısa kısa yazıyorum ama tabii o tarihten itibaren kendimi toparlayabilmiş değilim. Üstüne bir de bitmek bilmeyen şehit haberleri, Güneydoğu’da Kürtlerin çektiği çile ve Suriye’li mültecilerin perişan halleri, Ege ve Akdeniz kıyılarına vuran çocuklar… Çok çok can sıkıcı, karanlık bir dönemden geçiyoruz. Dengede kalmak çok zor. Ben de gündelik hayatın rutin işlerine sarılmış durumdayım.

Evde grip var. Önce ben, sonra Osman ve şimdi de İnci hastayız. Önümüzde on günlük bayram var, okulumuz tatil, evde iki çocuk napacam, derken, İnci ateşlendi, bugün okula gidemedi. Bakalım yarın nasıl uyanacak, yine ateş varsa, biz buradan bayrama bağlanırız sanırım. İyi tarafından bakarsak, kalan üç kilo fazlamın yarısını bırakırım herhalde :)

Timur katı gıdaya başlayalı beri toparladı gibi, yüzde 3’lerde giden kilosu yükseldi. Bir sonraki doktor ziyaretinde göreceğiz bakalım. Bu arada son bir haftadır Dora’yı izlemeye, onunla ilgilenmeye, ona gülmeye başladı. Bir de geçen gün İnci ve Osman kanepede yastık savaşı yapıyorlardı, Tim de benim kucağımda oturmuş onları izlerken resmen kıkır kıkır güldü. Sanki onun bir oyun olduğunu bilip de oyuna katılmak ister gibi. Çok hoşuma gitti. 6 aylık bir bebek artık biraz da çocuk oluyormuş demek ki :) Zaten çok güzel kıkırdıyor, bayılıyorum. Her gün az az gıdıklıyorum onu, o da kıkırdıyor tatlı tatlı…

Ne güzel nefes çalışıp yoga yapıyordum, Timur’un check up’ıyla hepsi suya düştü. Zor zamanlarda beni kısa vadede en kolay yatıştıracak ama orta ve uzun vadede beni aşağı çekecek şeylere sarılıyorum. Mesela çay, kahve, karbonhidratlar, eskiden olsa sigara, alkol vb. Üstüne de hastalandım, öksürmekten nefes alamıyorum :( e bir de bayram var önümüzde, iki çocuk evde, çok yorulacağım. Yani işte epey büyük bir ara girdi malesef…

Bu ara kafamı kurcalayan şey şu, Doğan Cüceloğlu kitaplarında bahsediyor ya, bizim memlekette herşey -mış gibi, -mış gibi hayatlar yaşıyoruz. Özensiz işler, şişirme, kalitesiz… Bu beni çok rahatsız etmeye başladı. Mesela geçen gün Timur’u pusete koydum yürüyorum, bir baktım yeni bir mağaza açılıyor, işçinin biri merdivenlerin yanına rampa yapıyor, engelliler ve pusetliler için. Ama rampanın yere açısı 80 derece falan. Yani ne pusetli, ne tekerlekli sandalyede birinin destekle dahi oraya çıkma ihtimali yok. “Hayırdır,” dedim, “dağcılık mı yapılacak burada?” “Yap dediler yaptık abla,” dedi. Doğru işte, yap-mış olmak için yapılmış bir iş daha.

Yaptığım işi nasıl daha iyi yapabilirim, kafasına geçmek istiyorum. Şu anda ev işi ve çocuk bakımı ile meşgulüm, bunları nasıl daha iyi yaparım, şişirmeden, hakkını vererek… Hele ki evde bu disiplini kurabilmek çok zor. Tabi ben temizlik hastası olacak değilim şimdi, daha çok çocuklara daha iyi ebeveyn olabilmek hedefim. Küçük küçük adımlarla. Eğer elimdeki işi en iyi şekilde yaparsam, bulunduğum kabı doldurursam, su taşacak ve bir sonraki kabı doldurmaya başlayacak, yani ben bu oyunda bir sonraki level’a hakkıyla geçmiş olacağım.

Hayatıma hala sokamadığım ve sokmak istediğim ama bunun için aktif bir çaba göstermediğim, üşengeçliğin ve ertelemenin eteklerinde sürüklendiğim bazı işler var. Çöp ayrıştırmak, gönüllülük esasına dayanarak yaptığım düzenli bir iş (haftada bir saat dahi olsa), her gün yoga ve nefes vb…

İşte böyle. Sanırım bunları isteye isteye, yapamaya yapamaya yaşlanacağım. Ya da umarım HAYIR :)

 

Günlük kategorisine gönderildi | 16 Eylül 2015 – Eylül’le Gelen için yorumlar kapalı

7 Agustos 2015 – Notlar

Not: Androidden yazdigim icin hatalar affola…

Hatirla bunu: yeni birsey ogrenmek icin hevesin kalmamissa yaslaniyorsun tugce… Icin sogumus hayattan, yasama hevesin kalmamis, tek ayak cukurda. Ne yap et, yeniden merakini uyandir, hevesini geri kazan ve yas almis bir genc ol yine

 

Günlük kategorisine gönderildi | 7 Agustos 2015 – Notlar için yorumlar kapalı

4 Mayıs 2015 – İlaç Gibi Bir Kitap – Masal Terapi

Judith Malika Liberman’ın Masal Terapi kitabını okuyorum.

Liberman okura, bu kitabı bir pusula olarak kullanmasını önermiş. “Kafa karışıklığı yaşadığında, kararsızlığa düştüğünde, kitabı eline al, herhangi bir sayfasını aç ve oku, okuduğun bölüm üzerine düşün, mutlaka kafanı kurcalamakta olanlara dair cevapları bulacaksın,” demiş. Bu benim de sık sık başvurduğum bir metot aslında. Yani ben de kafam çok karışık olduğunda (ki sık sık yaşarım bu hissi) herhangi bir kitapçıya girer, ilgimi çeken herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasını açar ve okurum. Genelde, aradığım yanıt o satırlar arasında karşıma çıkar. Enteresan ama bir şekilde gerçekten işe yarıyor. Deneyin, görün.

Masal Terapi’yi de bu şekilde, yazarın önerdiği yöntemle okumaya karar verdim. Önce düşüncelerimi topluyorum, içime bir bakıyorum, o anda aklımı kurcalayan ne, buluyorum, sonra odaklanarak herhangi bir masalı okuyorum. Aradığım yanıt, masalın içindeki önermede gizli oluyor (ki yazar masalın önermesini de her masalın sonunda, ayrı bir bölümde açık ve net veriyor size)

Masal seçerken kafamdaki soru şuydu: Hayatta ne yapmalıyım? Doğumdan sonra kendimi yine kaybolmuş hissettim. Koşullar değişti. İki çocuk, ailemiz büyüdü. Benim önceliklerim değişti. Yoga alanında yürümeye devam edebilecek miyim, bu ailemiz ve benim için en doğru yol mu? İki çocuk ile bu alanda çalışabilecek miyim (akşam saatlerinde ve haftasonları çalışmam ailemi zorlar, ama yoga derslerine olan talep genelde bu saatlerde -mi acaba? -) Bu alanda çalışarak aileme ve kendime ne kadar katkı sağlayabileceğim? Yoksa, turizme geri mi dönmeliyim? Bu şekilde ailem ve kendim için daha yüksek katkı sağlayabilir miyim? vb..

İlk okuduğum masalın önermesi ise aynen şöyle: Odaklan, kendini ada!.. İster büyük, ister küçük TEK birşey bul, ona odaklan, vazgeçme, zihninin dağılmasına izin verme. Bir öğretiden diğerine geçme. Hiçbirinde, ancak zaman, sabır ve tekrarla oluşabilecek derinliği ve zenginliği göremezsin.

Ee ne diyorsunuz… CUK!

Şimdi nasıl olur da inanmam kitaplardan, masallardan fal tutmaya?

Masallarıın sonunda yazar sana birtakım alıştırmalar da veriyor. Benim seçtiğim masalın sonundaki alıştırma şöyleydi: bu kitaptan herhangi bir sayfayı seç ve o sayfadan kendine bir mantra seç. Uyguladım, benim mantram şu oldu: “Bugün günü kurtardım, yarın da günü kurtarırım.” Önceki yazılarımdan hatırlarsınız, endişe kumkuması hallerimi, gelecekte takılı kalmış zihnimi… Bu mantra gerçekten benim mantram!..

İşte, bugünün masalı, önermesi ve mantrası böyleydi. Eve geldim, Timur’un uyuduğu yarım saatlik zaman dilimini fırsat bilerek yoga matıma gittim.

Son zamanlarda mattaki halim çok komikti. Pratiğim Yoga’nın çok uzağındaydı, farkediyordum. Öncelikle zihnim inanılmaz meşguldü. Adeta milyonlarca parçaya bölünmüş gibiydi. Bir parçası, “şimdi Timur uyanacak,” diye takılmış, mantra gibi zihnimde bu cümle dönüp duruyordu. O zaman işe acele karışıyordu tabi. Bir an evvel yoga yapmalıyım. Bir an evvel ağrıyan, kasılmış yerlerimi gevşetmeliyim, bir an evvel… Aa, bir bakıyorum, nefes yok, pozlar var, nefes yok. Tık nefes… Zihnim, düşünce salatası, tam bir pazar yeri.

Bu kez mata giderken kendime şöyle dedim: “Tuğçe, odaklan, kendini ada! Dün de günü kurtardın, bugün de, o halde yarın da günü kurtarırsın, hiç takılma!..” İşe yaradı, işe yaradı :) Pozlarda en az beş nefes durarak, gevşek merkezi, uzama ve genişlemeyi araştırarak uyguladığım pratiğim bana ilaç gibi geldi…

Yoga seni seviyorum…

Günlük kategorisine gönderildi | 4 Mayıs 2015 – İlaç Gibi Bir Kitap – Masal Terapi için yorumlar kapalı

27 Nisan 2015 – Pazartesi – Inci ve Telepati

(Yine akilli telefondan yaziyorum, Turkce karakter kullanmayacagim, kusura bakmayin)

Inci benim zihnimi okuyabiliyor. Giderek buna daha da inaniyorum. Bir kere ruh halimi hep anlar, konusmaya basladigindan beri. Ornegin, birlikte sohbet edip oyun oynadigimiz bir gun benim aklima bir an birsey geldiydi ve bizimki aninda “Anne niye uzuldun?” diye sormustu. Cok ta ufakti daha. Herhalde aklimdan gecen yuzume yansidi, Inci de anladi, demis, gecistirmistim.

Ama sonra defalarca buna benzer seyler yasadik. Gecen gun, ailecek kahvalti ediyoruz, ben Timur’u emziriyorum, Osman cep telinden birseyler bakiyor, aklimdan bi an cep telime uzanmak gecti, Inci aninda babasina, “baba annemin telefonunu ona verir misin?” diye sordu. Hadi, bu da olabilir, tesaduf…

Bir baskasi… Haftasonlarimiz cok zorlu gecebiliyor, mesela dun zor bir gundu, cok yorgun hissettigim bir anda, durduk yere Inci ne dese begenirsiniz, “Anne bence Hafize gelsin artik” Yani inanilir gibi degil, Hafizanim yedi ay once isten ayrildi ve yedi aydir Inci onu gormedi, ustelik bizimleyken Inci oyle ona duskun de degildi, cunku ben de evdeydim. Tamam, hadi belki Osman’la aramizda bir konusmada adi gectiyse duymustur da, tam yerinde cuk diye kullandi, o da ilginc..  Bunlara benzer baska olaylar da var, keske yazsaymisim, hep unuttum.

Ama bir tanesi var ki, iste o tuylerimi urpertti. Son donemde birkac tane kanser haberi aldim. Cok uzuldum. Ve gecen gun aklimdan sunu geciriyordum: Allah korusun, bana bisey olsa, cocuklar vs, anladiniz iste… Inci de yanimda oyuncaklariyla oynuyor, bir anda bana dondu ve: “korkma annecim o zaman biz seni hastaneye gotururuz” dedi… Honk diye kaldim. Kanim dondu resmen. Iste bu bana gore tesaduf vs olarak aciklayamayacagim, net bir zihin okuma.

Siz ne dersiniz?

Günlük kategorisine gönderildi | 27 Nisan 2015 – Pazartesi – Inci ve Telepati için yorumlar kapalı

23 Nisan 2015 – Perşembe – İki Çocuklu Hayat

Üç dört gün içinde Timur tam iki aylık olacak. Bugün bize gülümsedi. Ya da ona benzer birşeyler yaptı. Bazı günler tam bir kaos halinde geçiyor, bazı günler daha keyifli. İki çocuklu olmak kolay diyemem. Bununla beraber, zaman zaman çok da eğlenceli. Yani karmakarışık duygular içindeyim. Geçen bir blogger anne durumu çok güzel ifade etmiş, her an küfretmekle şükretmek arasında gidip geldiğin tuhaf bir durum, annelik.

Lohusalık tam geçmedi herhalde, duygusal, evhamlı, endişeliyim. Genelde, ya çocukların başına bir iş gelirse diye evhamlanıyorum, bazen de kendim veya Osman için tasalanıyorum. Endişeli olmak çok rahatsızlık veren bir ruh hali. Böyle zamanlarda hemen ana davet ediyorum kendimi. Düzenli yoga ve meditasyon şart!

İki çocuğa, yardım almadan bakıyorum, bakabiliyorum. Yine de akşamları İnci okuldan döndükten sonra, özellikle saat 6 ve 8 arası, tek başına idare etmek imkansız. O vakit Osman imdadımıza yetişiyor. Çünkü her an bi kriz patlak verebiliyor. Bir kere, bu iki saat zarfında Timur en yüksek perdeden ve durmaksızın ciyaklıyor. Gaz sancıları tam gaz… E İnci de bir yerden sonra zıvanadan çıkabiliyor, ki çocuk haklı, ben bile katlanamıyorum bazen. İşte o anlarda S.O.S veriyorum, Osman devreye giriyor, ikisinden birini devralıyor.

24 saat boyunca kucağımda 5 kiloluk bir karpuzla (Timur) dolaşıyorum. Bu nedenle belim sorun çıkarmaya başladı malesef. Bugün çok sancım vardı. Umarım kilitlenmez yine. Son senelerde iki üç senede bir, üç gün yatırıyor beni. Bu kez yatma lüksüm yok gibi.

Timur ilk günden beri tam gözlerimizin içine, bebeğine bakıyor. Çok garip, İnci ile göz teması kurabilmek için bir iki ay beklememiz gerekmişti. Bu çocuk niye bana bakmıyor diye dertleniyordum. Zaten İnci ilk doğduğunda fokuslanamıyordu, epey bir şaşıydı. Sonra zamanla geçti, bebeklerde normalmiş. Timur hiç şaşı olmadı ama ara ara meme emmek için heyecanlandığında falan mesela, şaşı bakabiliyor, çok komik oluyor.

Artık yavaş yavaş gezmelere başladık. Mesela, bugün 23 Nisan, İnci’nin okulu tatildi. Hava epey soğuk ve yağışlı olduğundan Maltepe Park AVM’ye gittik. CookShop’ta kahvaltı ettik. Orayı seviyoruz. Servis on numara, yemekler de lezzetli.

Aslinda, bir mekana notunu vermek için, işler ters gittiğinde nasıl hareket ediyorlar, gormek gerek. Biz Maltepe Park AVM’deki CookShop’a notunu verdik… Nasil mi? Bir aksilik yaşadık; İnci’yi tuvalete götürmüştüm, sifon su akıtıyordu foşur foşur, ben taharet musluğu açık kaldı sandım, musluğu kapayım derken meğer açmışım. O kadar tazyikliydi ki su, hem İnci’yi hem beni ıslattı. İnci’nin kıyafetlerini değiştirebildim de ben ıslak kotla kalakaldım. Şikayet ettim tabi. Özür dilediler falan. Kahve ikram etmek istediler, çok çay içmiştik, gerek yok dedik . Sonunda hesabınız yok, demesinler mi!.. Kallavi sabah kahvaltısı bedavaya geldi. Neşelendik, çıktık :) Hemen o parayı alışverişte gömdük… İnci’ye iç çamaşırı çorap, Timur’a emzik aldık. CookShop’u bu yüzden seviyorum. Bu tip şeyleri Four Seasons gibi markalar sık sık yapar ama CookShop’un da misafir memnuniyeti açısından bu kalibrede olduğunu görmek hoşumuza gitti, artık her hafta şikayet edecek birşey bulur, kahvaltıyı bedavaya getiririz :p şaka şaka…

Bazı yerlerde servis o kadar kötü ki, ağlamak istiyoruz. Mesela adı “M” ile başlayan bir dondurmacı var, hadi tam isim vermeyeyim. Oraya da ara ara kahvaltıya gideriz, bir çok şubesine gittim, hep aynı. Berbat! Yani yemekler lezzetli de servis berbat. Hele bir olay yaşadım ki akıllara zarar. Menemen sipariş etmiştim. Çatal bıçak servisi açtılar, menemeni servis ettiler. Ben de çatalla yemeğe başladım. Tam yerken arkamdan, başımın üstünden bir el uzandı, ve menemenime bir kaşık sapladı. Aa!.. Bu nedir yahu? Kaşığı vereceksen tabağın yanına koy, ben yemeğe başlamışken menemene saplamak da neyin nesi??? Ve bu hareketi bir başka gün yinelediler… Yuh!.. Dedim napıyorsun??? E menemeni kaşıkla servis ediyoruz, diyor. İyi de kardeşim yemeğime ne kaşık daldırıyon…  Bön bön bakıyor, sanki çok garip birşey söylemişim gibi.

Ay bugün komik birşey daha oldu. İnci’ye iç çamaşırı aldığımız mağazadan çıkarken alarm öttü, İnci önden fırlayıp gittiydi. Tezgahtar geldi, bizden bir daha geçmemizi istedi, ben geçtim pusetle, yok ötmedi, Osman geçti, yok o da ötmedi. Sonra İnci’yi çağırdık, o geçti, aa o da ne İnci ötüyor… Meğer bizim hatun beğendiği bir kutuyu almış elindeki poşete indiragandi. O da alışveriş yapıyor yani, bizden özenmiş :) Neyse, kutuyu bıraktık, İnci’ye neden her istediğini poşetine indiremeyeceğini açıkladık, olay tatlıya bağlandı…

İşte böyle. Ya ben ne diyordum? Ha, iki çocuk… Yapın yapın çok iyi birşey… (yapın da gününüzü görün hehehe)

 

 

Günlük kategorisine gönderildi | 23 Nisan 2015 – Perşembe – İki Çocuklu Hayat için yorumlar kapalı